ABD Başkanı Donald Trump, Kasım ayında Amerikalı dostlarının düzenli bir şekilde oy kullanmasını engellemenin her yolunu buluyor, çünkü onları engelleyemezse, mevcut anketlere göre seçimi kaybedecek. İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu, Kovid-19'u idare ederken evinin dışındaki protestolar karşısında şaşkına döndü. Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed (MBZ) ise önce Türkiye'deki darbe girişimi, sonra Katar kuşatması ve son olarak darbeci General Hafter’in Trablus'u ele geçirememesi ile gündeme geldi. Bir evcil hayvan gibi egemen güçler tarafından beslenen BAE, sonuçlandırmayı başaramadığı bu 3 porjesinden hüsranla dönerek adeta hüsrana gark oldu.

Bu liderlerin medya tarafından da parlatılacak diplomatik bir sihirbazlığa ihtiyaçları vardı. Çünkü eğer güç kaybederlerse başlarına ne geleceğini biliyorlar. Netanyahu ve Trump için bu hapis anlamına gelebilir. MBZ için bu sürgün ya da ölüm anlamına gelir. İsrail'le olan aşk ilişkisi onun hayat sigortası. Dolayısıyla bu liderlerin kişisel kaderleri, olağanüstü bir şekilde iç içe geçmiş halde.

MBZ, Trump'a yaptığı yatırımın düşen değerinin farkında olarak alternatif bir bölgesel destekçi bulması gerekiyordu. Zira Emir Zayed, ABD derin devleti içinde de kendisine yeterli derecede düşman kazanmıştı. Şayet Trump düşer de ABD derin devleti ile Trump’ın yolları ayrılırsa, bu defa CIA ve Pentagon’un intikamla geri döneceğini gayet iyi biliyordu.

Netanyahu'nun protestolardan kaçabileceği bir çıkış stratejisi bulmaya ve tek başına kontrol edebileceği zayıf bir koalisyona ihtiyacı vardı. Koalisyonunun sağ cenahına söz verdiği halde ilhak planını dondurarak, bir kez daha sözünü çiğnemesine rağmen ayaklarına dolanan bağlardan ittifak yaptığı Houdini tarafından kurtarıldı.

Videolu bir tweet'inde İsrail Başbakanı Netanyahu, bölgedeki çözüm sürecinin temel aldığı "barış karşılığında toprak" ilkesinin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile imzalanan normalleşme anlaşmasıyla ortadan kalktığını belirtti. "Ülke tarihinde ilk kez güçten gelen bir barış anlaşması imzaladım - barış için barış," diye övünüyordu. "Yıllardır uyguladığım yaklaşım budur: Bölgeleri devretmeden, Kudüs'ü bölmeden, geleceğimizi tehlikeye atmadan barış yapmak mümkündür. Orta Doğu'da güçlüler hayatta kalır - ve güçlü bir insan barışı sağlar." demişti.

Trump'ın, damadı Jared Kushner'a harcadığı tüm siyasi sermayenin geri dönüşü budur diyebileceği, resmi imzalı ve belgeli bir dış politika gösterisine ihtiyacı vardı. "Yüzyılın Anlaşması" zaten ölü doğmuştu ve Trump’ın somut başka bir şeye ihtiyacı vardı.

İlişkinin sonu

İsrail-BAE normalleşme anlaşması ve muhtemelen onu takip edecek İsrail- Bahreyn, Umman, Suudi Arabistan ve Fas arası anlaşmalar, Mısır ve Umman ile İsrail’in yapmış olduğu anlaşmalardan temelden farklı. Çünkü eski anlaşmalar en azından Filistin meselesine bir çözüm getirecek diye umut taşıyordu çok daha fazla alanda müzakerelere açıktı.

Bu anlaşma artık bir ilişkinin sonu… İmzalanan metinler, Arap diktatör rejimlerinin saraylarının dışında hiç kimseye danışmadan, tartışılmadan yapıldı. Halkın önüne sandık konup fikri de sorulmayacak. Pek çok Filistinli grup bu anlaşmayı değerlendirmeye bile almadı. Çünkü anlaşma, Arap devletlerinin savuna geldiği tarihi tezi olan 1967 sınırlarına geri dönüş ve Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olduğu tezini tamamen geçersiz hale getiriyor.

Bu anlaşma barış anlaşması değil. Arap liderler düzenli olarak İsrailli liderlerle zaten görüşüyor. Ürdün Kralı 1. Abdullah, 1948 öncesinde Siyonist liderlerle bir araya geldi ve torunu Kral Hüseyin bu geleneği sürdürdü. Biyografi yazarı Avi Schlaim İsrailli meslektaşlarıyla 42 toplantı gerçekleştirdiğini not düşmüştü. Fas Kralı Hassan rakiplerinden kurtulmak için Mossad'ı kullandı.

Aşikâr düşmanlar arasındaki bu düzenli temasların hiçbiri, Arap kitlelerin İsrail'i tanımayı reddetmesini değiştirmedi.

BAE'nin İsrail'i tanımasının, çatışmaya son verme arayışıyla hiçbir ilgisi yok. Diktatörler ve işgalciler - Arap diktatörler ve İsrailli işgalciler arasında yeni bir bölgesel düzen kurmakla ilgili. Amerika bölgesel hegemonik güç olarak olarak geri çekilirken yeni bir güç merkezine ihtiyaç duyuyorlar. BAE de İsrail’e siyasi olarak eklemlenerek ön plana çıkmaya çabalıyor.

İsrail ve Körfez'in en zengin komşuları arasındaki ticaret, engelsiz telekomünikasyon, seyahat ve inşaat fırsatları, mimarların rüyalarını süsleyen "yeni gerçek" olacak gibi duruyor. Tabi bunun için de Filistin’in köylerini ve yerleşim yerlerini yıkıp geçecek yeni yerleşim alanları karşılığında, Gazzelilerin tek seçeneği yenilginin beyaz bayrağını sallamak olarak kalıyor...

Elbette ki, Filistin halkının siyasi halklarından vazgeçip, arazilerinin parasını alıp beyaz teslim bayrağını dalgalandırmayacaklarından eminim. Bu ahlaki çöküş gerçekleşseydi, İsrail’in 14 yıldır abluka altında aç bıraktığı Gazze’de gerçekleşirdi. Ancak İsrail’e dair halk direnişinin azaldığına dair hiçbir işaret yok. Filistin yönetimi ve halkı bu anlaşmayı Kudüs ve El Aksa Camii’ne ‘’aşağılık bir ihanet’’ olarak nitelendirdi.

Filistin damarlarında dolaşan öfke ve kızgınlık dalgası, genel olarak Arap nüfusuna da yansıyor. Bu konuda halkın ne düşündüğünü öğrenmek için yapılan her dürüst girişimde Trump, Netanyahu ve MBZ'nin duymak istemeyeceği cevaplarla ortaya çıkıyor.

İsrail'in diplomatik olarak tanınmasına karşı çıkan Arapların yüzdesi son on yılda azalmadı aksine daha da arttı. Arap Fikir Endeksi bu eğilimi ölçtü. 2011'de yüzde 84'ü diplomatik tanımaya karşı çıkmıştı, 2018 itibariyle de bu rakam yüzde 87’ye yükseldi.

Sadece tepkiye yüzünü dön

Buna hem Filistinliler arasında hem de genel olarak Arap caddesinde bir tepki olacaktır. Şimdiden iki eğilimi ayırt etmek mümkün.

Bu anlaşma, 2007'de Gazze'deki iç savaştan bu yana birbirine rakip olan el-Fetih ve Hamas'ı birbirine daha da yakınlaştıracak. Bu zaten gençlik düzeyinde gerçekleşiyor, ancak Filistin Kurtuluş Örgütü'nün üst kademelerinde hissedilen öfke düşmana karşı birliktelik duygusu, liderlik düzeyinde de oluyor.

Netanyahu ve Bin Zayed birbirleriyle telefonda görüşüyorlarsa, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Hamas'ın siyasi lideri İsmail Haniye de görüşebilir diye insanlar düşünüyor. Filistin Yönetimi'nin Emirlik anlaşmasına verdiği sert tepki Hamas tarafından memnuniyetle karşılandı. Bir Hamas kaynağı Arabi21'e verdiği demeçte, Filistin Yönetimi'nin konumunu "Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde ortak siyasi ve saha eylemi için bir fırsat" olarak gördüğünü söyledi.

İki ana rakip Filistin grubu arasındaki bu yeni ortak amaç duygusu sürdürülebilirse bu, Batı'daki Hamas mensuplarının da tutuklanmalarının sonunun başlangıcıdır

El Fetih'in genel sekreteri Cibril Er-Rucub, Hamas'ın ikinci komutanı Salh El-Aruri ile basın toplantıları düzenliyor. Bu, iki taraf arasındaki yakınlaşmanın ivme kazandığının bir başka işareti.

Aruri ile ortak bir telekonferansta konuşan Rucub, "1967 sınırlarında bağımsız ve egemen bir Filistin devleti kurmak ve mülteci sorununu temelden çözmek için Filistin bayrağı altında savaşımızı birlikte yöneteceğiz.’’ dedi.

Dahlan planı

Bu tepki Arap hegemonya rejimleri ve İsrail tarafından elbette ki öngörülmüştür. Peki madem bu tepkiyi ön görüyordular, muhtemel karşı hamleleri ne olacak dersiniz? Söyleyeyim:

Sürgündeki Filistinli ve Ortadoğu’nun en karanlık isimlerinden biri olan Muhammed Dahlan'ı veya vekillerini yeni Filistin başkanı olarak tanıtmak.

Muhammed Dahlan

Bu planı dört yıl önce açıklamıştım. BAE, Ürdün ve Mısır arasındaki bu konu hakkındaki tartışmaları özetleyen bir belgede siyah beyaz olarak yayımlanmıştı.

Belge, Dahlan'ın eve dönüşünün "Arap devletlerinin desteğiyle ve İsrail ile bir barış anlaşmasına varılması suretiyle mümkün olacağı’’ ifadesini de içeriyordu.

Abu Dabi'de sürgünde olan Dahlan anlaşma hakkında hiçbir şey söylemedi. Ancak kendisine bağlı olduğu düşünülen El-Fetih içindeki "Demokratik Reform Hareketi" adlandıran hizip hareketi "Amerikan-Emirlik-İsrail ortak açıklamasını –Batı Şeria’nın ilhak planının dondurulmasını savunmaya devam ettiklerini belirterek- büyük bir ilgiyle izlediklerini bildiren bir bildiri yayınlamıştı. Hatta bu hizip Dahlan’ı kendilerinin "lideri" olarak gördüklerini de ilan ettiler.

Sonuç? Ramallah'ta dünkü anlaşma protestolarında Bin Zayed'in fotoğraflarıyla birlikte, Dahlan’ın resmi de yakıldı.

Dahlan geçmişte Hamas ve El Fetih arasındaki bölünmeleri kurnazca manipüle ediyordu. Kısa bir süreliğine, Dahlan ve Hamas arasında, Gazze'deki Hamas lideri Yahya Sinwar ile yeniden canlanan bir ilişki neticesinde yakınlaşmadan da bahsedildi. Sinwar ve Dahlan eski okul arkadaşlarıydı. İkili, Kahire'de gizli görüşmelerde bir araya geliyorlardı.

Gazze'deki düğün masraflarının ödenmesi ve Batı Şeria'nın en büyük mülteci kampı olan Balata Kampı'nda destekçilerin ve milislerin yetiştirilmesi de dâhil olmak üzere önceki tüm çalışmaları şimdi rüzgârla savruldu. Dahlan, bu gerçek henüz anlaşılmamış olsa da, bu anlaşmayı destekleyerek bir nevi Rubicon'u geçti (geri dönüşün imkansızlığına atıfta bulunan bir deyim) diyebiliriz.

Genel olarak Arap dünyasında, bu duyurunun bir diğer etkisi, Arap Baharı'nın Arap dünyasında demokrasi talepleri ile Filistinlilerin egemenlik taleplerinin aynı anlama geldiğinin kabul edilmesidir. Çünkü ikisinin de müşterek düşmanları var:

Demokrasiyi bastırmaları her zamankinden daha acımasız olan Arap despotlar. İlaveten yine müşterek gerekçeleri var - hem askeri hem de ekonomik tüm gücü elinde tutan oligarklara karşı halk direnişi.

Netanyahu Perşembe gecesi anlaşmanın BAE tarafından tanınmasının İsrail'i zenginleştireceğini açıkladığında abartmıyordu. Başbakan, "Bu ekonomimiz, bölge ekonomisi ve geleceğimiz için çok önemlidir." dedi.

Netenyahu, BAE'nin İsrail ekonomisini oldukça canlandıracak yatırımlar yapacağını söyledi. Parasını çaresizce nakde ihtiyacı olan Ürdün veya Mısır'a yatırmak yerine, Körfez'deki en zengin egemen varlık fonuna ve yüksek teknolojik birikime sahip olan İsrail'e yatırım yapmaya başlayacak.

Bin Zayed yalnızca Arap demokrasisini küçümsemekle kalmıyor (dolayısıyla popüler demokratik hareketleri bastırıyor). Her şeyden önce, yeni petrol sonrası ekonominin çukurlarına gönderdiği kendi halkını küçümsüyor.

Bu kasvetli vizyon, Ürdün ve Mısır'ın, İsrail ile kum üzerine inşa edilen anlaşmalarından çok daha hızlı başarısız olacak. Kanaatimce bu anlaşma, başta Filistin olmak üzere Arap coğrafyasına çok daha fazla çatışma ve kan dökülmesini getirecek.

Önceden İsrailli liderler Arap dünyasındaki düktatörlük kargaşasına seyirci gibi davranabiliyorlardı, fakat şimdi bu anlaşmayla, Ortadoğu’da tek demokratik ülke olmakla övünen Yahudi devletini çevresindeki otokrasiyi ve baskı rejimlerini açıktan desteklemeye bir nevi mecbur bırakacak. Dolayısıyla artık "zor bir mahallenin" kurbanıymış gibi de davranamazlar, zira artık diktatör Arap rejim liderleri, İsrail’in ana direği oluyor.

Sonuç olarak, diyebilirim ki bu anlaşma sanal bir barış illüzyonundan ibarettir.. Sadece Filistin'de değil, Arap dünyasında yeni bir halk isyanıyla patlayacak. Bu isyan çoktan başlamış olabilir.

*Kapak Fotoğraf: Filistinli protestocular, 14 Ağustos 2020'de işgal altındaki Batı Şeria'daki Nablus'ta düzenlenen bir gösteri sırasında Benyamin Netanyahu, Muhammed bin Zayed el-Nahyan ve Donald Trump'ın temsil eden fotoürafları ateşe veriildi.

*David Hearst tarafından kaleme alınıp, Middle East Eye Haber Ajansında yayımlanan bu makale, aslına sadık kalınarak Hasan Nurhan Çelik tarafından, ortadoguhaber.com adına tercüme edilmiştir.