Doç. Dr. İsmail Şahin
Dış politika denildiğinde genellikle hükümetlerin resmî kanallar aracılığıyla yürüttükleri politikalar anlaşılır. Ancak bir dış politika kararı belli bir sürecin çıktısı olarak ete kemiğe bürünür. Devletlerin siyasal yapısı, örgütleniş biçimleri, karar alma mekanizmaları, vatandaşların siyasal tutum ve davranışları, medyanın dış politika konularını takdimi gibi birçok faktörün veyahut bileşenin bu sürecin bir parçası olduğu görülür. Bunlar içerisinde kamuoyunun ayrı bir yeri ve önemi vardır. Nitekim demokratik rejimlerde hükümetler takip ettikleri dış politika konusunda vatandaşların düşünce ve kanaatlerinin ne olduğunu öğrenmek isterler. Zira yönetenler ve yönetilenler arasındaki karşılıklı ilişki ve etkileşimin tam olarak anlaşılması ve siyasal karar alma süreçlerinin ona göre belirlenmesi demokrasinin ana karakteridir.
Hükümetler iç politikada olduğu gibi dış politikada da temsil ettikleri halka karşı büyük bir sorumluluk taşırlar. O nedenle kamuoyunun tepkisine yol açacak dış politika kararları almaktan uzak durmaya çalışırlar. Hükümet iktidara doğal olarak seçimle gelmiştir ve alacağı kararlarda kamuoyunu dikkate almak mecburiyetindedir. Başka bir ifadeyle seçimle işbaşına gelmiş her hükümet, aldığı veya alacağı dış politika kararları karşısında kamuoyunun desteğine büyük bir ihtiyaç duyar. Dolayısıyla bir hükümet, beklediği desteği ardına alabilmek amacıyla dış politika kararları öncesinde veya sonrasında kamuoyunu kararın içeriğine dair aydınlatmak ve ikna etmek mecburiyetindedir.
Diğer taraftan ise, gündelik hayatın telaşıyla meşgul olan vatandaşların tümünün dış politika meseleleriyle ilgili ortaya çıkan çeşitli sorunlar hakkında, bilgi sahibi olmasına imkân yoktur. Hatta büyük kriz anları dışında, halk kitlelerinin büyük bir kısmının bu sorunların farkında olmadığı bile söylenebilir. Yine kamuoyu konusu üzerine bilimsel çalışma yapan uzmanlar kamuoyundaki kanaatlerin oluşumunda iş ve meslek gruplarının, sosyal çevrenin, ailenin, kanaat önderlerinin, kitle iletişim araçlarının ve okulun önemine dikkat çekerler. Ayrıca tüm bunlara günümüzde etki gücü giderek artan sosyal medya araçlarını da eklemek uygun düşecektir. Araştırmalar, kişilerin etkileşim içinde bulunduğu bu kurumlardan bilhassa gündemdeki konular hakkında sürekli ve kalıcı bilgiler, değer yargıları ve kanaatler edindiğini gösteriyor. Ancak bu edinimlerin sonradan değişebildiği de araştırmalara yansıyan bir gerçektir.
Kamuoyunun şekillenme sürecinde en etkili aracın kitle haberleşme araçları (radyo, televizyon, gazete, dergi, sosyal medya, sinema) olduğu, bazı tartışmaları beraberinde getirse de genellikle kabul edilen bir durumdur. Nitekim gelişen teknolojiyle birlikte bu araçların haberleri, yorumları, analizleri büyük kitlelere çok kısa bir süre zarfında ulaştırması mümkün hale gelmiştir. Özellikle teknolojiyle iç içe yaşanılan akıllı telefon çağında bir olaya ilişkin haberlerin anında milyonlara ulaştığı gözlemlenmektedir. Ancak bilginin bu süratli yayılımına rağmen kişilerin yayımlanan haberler ve yorumlar arasından sadece kendi ilgisini çekenleri veya kendince önem taşıyanları dikkate aldığı bilinmektedir. Kişinin kendi ilgisini ve dikkatini cezbetmeyen olaylar veya haberler hakkındaki yorum ve değerlendirmelere katılımı ise kendisinde yer etmiş fikir ve kanaatler ölçüsündedir.
Bununla birlikte günümüzde daha görünür bir hale gelen, sosyal medya grupları üzerinden aktarılan ve bir konu hakkında fikir içeren mesajlar, görseller şeklindeki bilgiler kişinin kanaatinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle kişi bağlı olduğu sosyal medya grubunun bir konu hakkındaki kolektif yargılarına ters düşen haberlere, yorumlara ve kanaatlere karşı bir refleks gösterme eğilimi taşır.
“Doğu Akdeniz’de hükümetin tavrını doğru buluyor musunuz?”
Kamuoyuna ilişkin bu genel bilgilerin takdiminin ardından, “Türkiye kamuoyu Doğu Akdeniz krizi hakkında ne düşünüyor?” konusuna giriş yapılabilir. Araştırma Danışmanlık Medya Organizasyon (ADAMOR) Toplum Araştırmaları Merkezi Türkiye’de yaşayan vatandaşların Türkiye gündemine ilişkin düşüncelerini tespit etmek amacıyla 1-15 Ekim tarihleri arasını kapsayan “Türkiye Endeksi” adlı araştırmasını geçtiğimiz hafta kamuoyuyla paylaştı. Söz konusu araştırma dahilinde 76 ilde örneklem olarak seçilen bin 317 kişiye iç politikadan dış politikaya gündemi meşgul eden konular üzerinden bir dizi soru yöneltildi. Yapılan ankette dış politikaya ilişkin, “Doğu Akdeniz’de hükümetin tavrını doğru buluyor musunuz?”, “Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünüyor musunuz?”, “Türkiye, Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapmalı mı?” ve “Türkiye’nin AB üyeliğini yeniden gündemine almasını ister misiniz?” şeklinde dört soruya yer verildi. Soruların üçünün Türkiye kamuoyunun gündemini şu sıralar en çok meşgul eden Doğu Akdeniz meselesine ayrılması isabetli bir tercih olmuştur. Biz de yazımızda bu üç soruya yer vereceğimizi hemen belirtelim.
Zira Türkiye, Doğu Akdeniz’de 2003 yılından bu yana gayrimeşru bir dayatmayla Türkiye ve Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin gasp edilmesiyle karşı karşıya ve bu oldubittilere karşı meşru ve yasal bir mücadele vermekte. Diğer taraftan ise Ankara, Yunanistan’ın maksimalist karasuları ve kıta sahanlığı talepleri karşısında Antalya Körfezi’ne hapsolmamak için yoğun bir diplomatik mücadele veriyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Avrupa Birliği (AB) üyesi olmanın sağladığı siyasi avantajı Türkiye ve Kıbrıs Türklerine karşı bir baskı aracına dönüştürme gayreti içerisindeyken, Türkiye, krizin başından beri, Doğu Akdeniz'de hem kendisinin hem Kıbrıs Türklerinin meşru haklarının güvence altına alınacağı, adalet ve hakkaniyet temelinde bir çözüm için diyalog ve işbirliği çağrısı yapıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ekim ayı başında AB liderlerine gönderdiği mektubunda, “Doğu Akdeniz politikamızın iki ana hedefi, deniz yetki alanlarının uluslararası hukuka uygun, adil sınırlandırılması ve Kıbrıs Türklerinin Kıbrıs Adası’nın enerji kaynakları üzerindeki eşit hak ve çıkarlarının garanti altına alınmasıdır” ifadeleriyle Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin neler olduğunu muhataplarına iletirken, diğer taraftan AB’nin nüvesini oluşturan Kömür ve Çelik Topluluğu’na benzer bir modelin Doğu Akdeniz’de uygulanabileceğini ve böyle bir işbirliği modelinin hem Kıbrıs meselesinin çözümüne hem de büyük AB’nin oluşumuna temel oluşturabileceğini belirtmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan mektubunun devamında, arzusunun Türkiye-AB ilişkilerin ilerletilmesi olduğunu da ayrıca ifade etmiştir. Buna rağmen Türkiye, Yunanistan-GKRY propagandasının esir aldığı Batı basınının genelinde “bölgede barış ve güvenliği tehdit eden ülke” olarak takdim edilmektedir. Bu, adil olmadığı kadar açıkça ikircikli bir tutumdur.
Bu kısa özetin ardından araştırmaya yeniden dönecek olursak, “Türkiye Endeksi” araştırmasında kamuoyu yoklamasına katılanların yüzde 66’sı Doğu Akdeniz’de hükümetin politikasını doğru bulduğunu, yüzde 22’si de hükümetin tavrını doğru bulmadığını ifade etmiştir. Yüzde 12’lik kısım ise, Doğu Akdeniz’de hükümetin politikasıyla ilgili herhangi bir fikri olmadığını beyan etmiştir. Ankete göre bugün genel seçim olsa MHP’ye oy vereceklerin yüzde 97,2’si ve AK Parti’ye oy vereceklerin yüzde 96,8’i, İYİ Parti’ye oy vereceklerin yüzde 63,9’u, diğer partilere oy vereceklerin (Saadet, DEVA, Gelecek, Vatan Partisi vb.) yüzde 61,1’i ve CHP’ye oy vermeyi düşünenlerin yüzde 46,8’i hükümetin Doğu Akdeniz’de tavrını doğru bulduklarını belirtmişlerdir. HDP’ye oy vermeyi düşünen seçmenlerin ise sadece yüzde 18,2’si Doğu Akdeniz’de hükümetin tavrını desteklediğini söylemişlerdir.
Bir başka açıdan bakıldığında HDP seçmenlerinin yüzde 70,5’i ile CHP seçmenlerinin yüzde 35,3’ü hükümetin Doğu Akdeniz’de izlediği politikayı doğru bulmadığını belirtmiştir. Hükümetin Doğu Akdeniz politikasını desteklemeyen seçmenlerin neden bu kanaate sahip olduklarını tespit edebilmek için detaylı yeni bir araştırmaya ihtiyaç duyulduğunun altını çizmek gerekiyor. Bunun yanında yukarıdaki oy dağılımları genel olarak dikkate alındığında milliyetçi ve/veya muhafazakâr seçmenin hükümetin Doğu Akdeniz politikasına açık bir destek verdiğini söylemek mümkün. Hükümetin haklı tezler öne sürmesinin yanı sıra bu açık desteğin önemli nedenlerinden biri de Doğu Akdeniz ve Kıbrıs bağlamında Türkiye, Yunanistan, Fransa ve AB arasında yaşanan gerilimin, Türkiye’nin Akdeniz’deki doğal ve tarihi haklarının emperyalist bir saldırıya uğradığı düşüncesinin Türk kamuoyunun milliyetçi refleksini harekete geçirmiş olmasıdır.
“Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünüyor musunuz?”
Araştırmada yer alan, “Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünüyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar bir hayli ilginç sonuçlar içeriyor. Buna göre Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünenlerin oranı yüzde 39 iken, Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkmayacağını düşünenlerin oranı yüzde 48’dir. Bu konuda herhangi bir fikri olmayanların oranı ise yüzde 13’e tekabül ediyor. Burada dikkate alınması gereken önemli bir veri ise katılımcıların yaşıyla ilgili. Katılımcıların yaşındaki artış, genel olarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkmayacağını düşünme temayülüyle paralellik gösteriyor.
Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünenlerin en fazla 25-34 yaş diliminde (yüzde 48,7) yoğunlaşması dikkat çekici bir durum. Bir diğer kayda değer tespit ise eğitim düzeyinin artmasıyla birlikte (ön lisans ve üzeri) Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünenlerin oranlarının artmasıdır. İlkokul mezunu ve altı eğitim düzeyine sahip katılımcıların çoğunluğu, Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünmemektedir.
İleri yaşa mensup seçmenlerle eğitim düzeyi düşük seçmenler arasında yaygın görülen bu “ümitsizliğin” nedenlerinden birinin, “sahada kazanıp, masada kaybetme” endişesi olduğu tahmin edilmektedir. Parti bazında bakıldığında bugün genel seçim olsa AK Parti’ye oy vereceklerin yüzde 82,9’u ve MHP’ye oy vereceklerin yüzde 80,3’ü Doğu Akdeniz’deki krizden Türkiye’nin lehine sonuç çıkacağını düşünürken, HDP seçmenlerinin yüzde 79,5’i ve CHP seçmenlerinin yüzde 74,4’ü ve İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 57,8’i Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin lehine bir sonuç çıkacağını düşünmemektedir. Destek verme ile kazanım konusundaki öngörülerin arasında bu denli bir farkın ortaya çıkmasını sağlayan faktörlerin detaylı bir şekilde araştırılması, Türk kamuoyunun dış politika algısını ölçmek ve anlamak açısından büyük önem arz ediyor.
“Türkiye, Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapmalı mı?”
Ankette yer alan bir diğer başlık, “Türkiye, Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapmalı mı?” sorusu. Buna göre katılımcıların yarısı Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Türkiye’nin Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapması gerektiğini düşünürken, yüzde 34’ü işbirliğine taraftar olmadığını beyan etmiştir. MHP seçmenlerinin yüzde 71,8’i, HDP seçmenlerinin yüzde 61,4’ü, İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 55,2’si ve AK Parti seçmenlerinin yüzde 42,2’si Türkiye’nin Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapması gerektiğini belirtmiştir. İlginç olan ise AK Parti seçmenlerinde yaşanan düşüştür. Belki de bu düşüş, soruda İsrail’in geçiyor olmasından ileri gelmektedir. Bu noktada tek bir soru sormak yerine ayrı ayrı “Mısır”, “Libya”, “İsrail” ve hatta “Yunanistan”a yer verilmesi kamuoyunun hangi ülkelerle işbirliği yapılmasına taraftar olduğunu tespit etmede daha sağlıklı bir fikir sağlayabilirdi. Bu eksikliğe rağmen soruya verilen yanıtlardan, eğitim düzeyinin artması ile birlikte Türkiye’nin Doğu Akdeniz krizinin çözümü için Libya ve İsrail gibi ülkelerle işbirliği yapması gerektiğini düşünenlerin oranlarının artmakta olduğu izlenmektedir.
Genel değerlendirme
Araştırmadan genel hatları itibarıyla üç önemli sonuç çıkıyor. Bunlardan birincisi, kamuoyunun büyük çoğunluğunun Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de takip ettiği politikayı doğru ve yerinde bulmasıdır. İkincisi, “sahada kazanıp masada kaybetme” endişesinin kamuoyunun kanaati üzerindeki etkisidir. Bu durum haliyle, Doğu Akdeniz krizinin Türkiye’nin lehine sonuçlanabileceği konusunda, kamuoyunu karamsarlığa itmektedir. Üçüncüsü ise Doğu Akdeniz krizinde hükümeti destekleyenlerin baskın çoğunluğunun milliyetçi ve/veya muhafazakâr seçmenlerin olmasıdır.
Şurası çok açıktır ki, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs meselesi, partiler üstü milli bir meseledir. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin korunması ve güvenceye alınmasıyla ilgili bir konudur. O yüzden iç siyasi hesaplar üzerinden bu iki meseleyi değerlendirmenin ve ona göre siyasi bir yaklaşım benimsemenin, Türkiye’nin Ege denizinden Doğu Akdeniz’e uzanan hak ve menfaatlerini tehlikeye atmaktan öte bir kazanım sağlamayacağı çok aşikârdır.
[Çalışmalarını Türk dış politikası, Kıbrıs meselesi, enerji güvenliği ve Doğu Akdeniz krizi konularında yoğunlaştıran Doç. Dr. İsmail Şahin, Ankara Hacı Bayram Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]